1 Mayıs 2026

Kiraz Meselesi

Selim
(ölünün adı)
yirmi beş kuruşa on dört saat dayanamadı.
Elli kuruş ve on saat, dedi.
Öteki işçiler de aynı fikirdeydiler.
Derin, felsefi bir fikir değil elbet.
Fakat tehlikeli bir fikir.

Memleketimden İnsan Manzaları’nı okuyorum. Adını bundan fazla hak eden bir kitap var mıdır acaba? Ne ararsanız var: İşçiler, mahkûmlar, jandarmalar, köylüler, sinsi politikacılar, avantacılar, asker kaçakları, vurguncular, Kartallı Kâzım, canım ciğerim işçi Kerim, Basri Şener, Burhan Özedar, Kambur Kerim, Şevki Bey (Orhan Kemal’in babasına çok benzer), karaborsacılar… Daha neler neler: II. Meşrutiyet ve Abdülhamid, Hitler, Adana İğtişaşı, 31 Mart, mahpushaneler, tren garları ve istasyonlar, Garson Mustafa ve Aşçıbaşı Mahmut Aşer…

Fakat bir tanesi var ki bilhassa kayda değer. Kötülüğün vücut bulmuş hali: Şahende Hanım.

Haydarpaşa’dan 15.45’te kalkan katarın 510 numaralı üçüncü mevki vagonunun kadınlar bölmesi. En ihtiyarları pencerenin solunda oturuyor: rahmetli Şerif ağanın karısı Şahende Hanım. Ölen oğluna acımamış olan, ömründe zaten hiçbir şeye acımamış olan ve bu dünyada hiç kimseyi sevmemiş olan Şahende Hanım.

Vagondaki gebe kadın tatsın diye, bir sepet dolusu kirazından isterler Şahende Hanım’dan. Birkaç kere seslenirler, sağır mıdır acaba teyze? Yoo, değildir.

Şahende Hanım
kalın kemikleriyle yeldirmesinin içinden sıyrılır gibi
ağır ağır kalktı yerinden,
indirdi sepeti kınalı elleriyle rafın üzerinden
ve açık pencereden dışarı
döktü kirazları.
Sonra boş sepeti eski yerine yerleştirip
ve tekrar kalın kemikleriyle siyah yeldirmesinin içine girip oturdu.
Eski şapkası sarsılarak ağlıyordu gebe kadın.

5 Mayıs 2026

Yedinci’ye

Sabah çok erken kalktık, yola koyulduk. Güneş daha yüzünü göstermemişti ama kızıllığı vuruyordu ovaya. Evet, önümüzde uzun ve sıska bir ova vardı. Sarıdan bıktıracak denli yoğun bir bozkır sarısı kaplamıştı yeri göğü. Dünya her günkü doğumunu yeniden, sanki ilk defaymışçasına yaşıyordu. Güneşin doğuşu değildi sadece doğum. Doğanın, yani hayvanların ağaçların otların ve suların yeniden uyanmasıydı.

Ovayı üç günde geçtik. Gündüzleri yol alıyor, güneş gidince duruyorduk. Kalabalık bir grup değildik aslında ama kendimizi kalabalık sayıyorduk. Güçsüz, yalnız hissetseydik çoktan ölmüştük.

Ovadan sonra orman başladı. Gümbür gümbür bir orman. İçinde binbir çeşit canlı. Görünen ve görünmeyen bedenler, konuşan rüzgâr ve ıslık çalan dallar. Çok dikkatli olmak zorundaydık, olduk da.

Ormandaki ikinci günümüzdü galiba, karşımıza dev cüceler çıktı. Bunlar ilk bakışta zararsız gibi görünüyorlardı. Dev gibi olduklarından habersizdiler. Belki onların lugatında devlik-cücelik yoktu. Bunu hiç soramadık onlara. Çünkü görüp görebileceğimiz en ukala, kendini beğenmiş varlıklardı bu dev cüceler. Bir hikmet yumurtluyormuş gibi büyük büyük laflar ediyorlardı habire. Araya girip günlük işlerden bahsedemiyorduk. Basit şeylere, basit, güzel ama gerçek şeylere sıra gelmiyordu bir türlü. Hikmet gibi görünen sözlerinin ne kadar boş olduğunu anlamamız çok uzun sürmedi. Ama yapacak bir şey yoktu, dinledik. Sanattan, edebiyattan, zamandan ve ölümden konuşup durdular. Sözleri boştu, çünkü anlamları yoktu. Ahkâm kesmek bir spor olsaydı bu adamların hepsinin altın madalyaları olurdu. Kırk gün kırk gece süren bu boş sohbetten sonra yola koyulduk yeniden. Artık biraz daha büyümüştük, sabır kaslarımız epey gelişmişti.

Kasabalardan da geçtik. Bazısında aylarca kaldığımız oluyordu. Bazen bir çay içip kalkıyorduk.

Yapıyorduk, ediyorduk, falan filan. Peki, “biz” kimdik? Biz okula gitmemiş, öğrendiğimiz her şeyi işte böyle gezip dolanarak öğrenmiş olan tuhaf bir gruptuk. Altı erkek, bir kadındık. Yıllardır yürüyorduk. Okula gitmemiştik, çalışmıyorduk, çoluk çocuğumuz yoktu (ve olmayacaktı). Herhangi bir sınır, bayrak ve din aidiyetimiz de yoktu. Fakat gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin hayatını merak eder, onların davranışlarından kendimize dersler çıkarırdık. Bununla birlikte kilise, havra, cami, cemevi ya da başka herhangi bir tapınağa ancak turistik nedenlerle girerdik. İbadet için değil.

Bazı yerlerde iyi karşılanıyorduk, ama çok başımıza gelen bir şey değildi bu.

İnsanın iyi olduğuna inanmak istiyorduk. Her şey aksini işaret etse de.

Günün birinde, istenmeyen ama beklenen şey oldu. Ayrıldık. Herkes dört bir yana dağıldı.

Ben işte burada, dağ başındaki bu kulübedeyim. Artık pek okumuyorum, yazmıyorum da. Ama size bu mektubu göndermek istedim canım efendim.

Anlattığım her şeyi siz zaten biliyorsunuz. Olsun, hatırlatmak istedim.

Gözlerinizden, ellerinizden öperim.

7 Mayıs 2026

Arz-talep

Ben ekonomist değilim, hiç anlamam para pul işlerinden, istatistiklerden, arzdan talepten. Fakat iş anlaşılmayacak gibi değil.

Evvelsi yıl yaptığımız Parşömen yılsonu soruşturmasında (Parşömen 2024 Edebiyat Soruşturması) 7 yıldır devam eden soruşturmalarda ilk ve son kez farklı bir soru yer alıyordu: “Düzenli olarak takip ettiğiniz bir edebiyat dergisi var mı?”

O yıl 104 kişi yanıtlamıştı soruşturmayı. Ve yanıtlayanların ezici çoğunluğunun düzenli olarak edebiyat dergisi takip etmediği, okumadığı bir anlamda kayda geçmişti. Basılı dergi çıkaran arkadaşlarda durum nasıl bilmiyorum ama erişimi ücretsiz ve çok kolay olmasına rağmen Parşömen de artık çok az okunuyor. Öyle ki Parşömen’de yazısı yayımlanan biri bana yazısının kaç kez okunduğunu (tıklandığını) sorduğunda ben mahcup oluyorum o rakamı söylemeye. Parşömen 20. yılında. Hiç bu kadar az ilgi görmemişti, hiç bu kadar az okunmamıştı yayımlanan metinler.

Bunda belki Parşömen’in yayın politikasının etkisi vardır. Öykü ve şiir yayımlamıyor oluşumuzun da etkisi çok tabii. Nedenini tam olarak bilmiyorum ama sonuç olarak, talep olmayan yerde arza devam etmek anlamlı mı? Ciddi ciddi düşünmek lazım.

Bir süredir ciddi ciddi düşünüyorum ben de. O nedenle bir önceki Dünlük’te (Dünlük 249, 11 Mart 2026), biraz da ümitsizce ve belki de kendime fazla vurarak şöyle yazmıştım: “Peki, yükten ve angaryadan başka bir şeye benzemeyen bir dergiye (bir tek sen dergi diyorsun ona, bildiğin site işte, web-sitesi) insan neden bu kadar uzun süre emek verir? Kendine eziyet etmeyi hobi mi bellemiştir?”

Bana kalırsa bir edebiyat dergisinin asli görevi yeni yazarlara yer vermektir. Geçen 19 yıl boyunca bunu “azıcık” da olsa başardı sanıyorum Parşömen. Bu iyi, ama okunmamak kötü. Az okunmak iyi değil. (Yanlış anlama olmasın, tıklanma ya da okunma sayısının bana maddi bir getirisi yok. Parşömen’in hiçbir anlamda bana para getirisi yok zaten.)

Benim yukarıdaki sorularım Hasan Orhan’ı uzun uzun düşündürmüş, Libre Kültür’de yayımlanan yazısını yazmasına neden olmuş. Bu güzel yazıyı şöyle bitirmiş Hasan Orhan:

Aslında olan biten, yazarından okuruna herkesin kendine bir yer açma çabasıdır. Onur Çalı’nın sorduğu o “yük ve angarya” dergiciliğin ta kendisidir. Eğer dergi, okurunu bir yazarın zihnine ya da bir dosyanın ortasına yerleştirebiliyorsa, yazanın öngörülemezliğinden bir “yazar” kimliği damıtabiliyorsa; en geniş ifadeyle kamusal vazifesini “azıcık” da olsa göğüsleyebiliyorsa, o angarya editörün kadri bilinmediği durumlarda dahi en kıymetli mesaisine dönüşür. Editörlerin sitemi, yazar ve okurların sessizliği ya da öfkesi… Öyle yahut böyle, hepsi de mutfağın kokusudur. Başkalarını bilemem, ben o mutfaktan yayılan kokunun peşinde, bir yazanı keşfetmenin heyecanı ve rastlantıların tekinsiz ama cazibeli sularında, sefalet içinde sürünse de günceli yoklamak için, bu angarya işlerle ilgilenmeye devam edeceğim.

Birileri muhakkak devam edecek tabii.

Ama miadı dolanların da sahneyi terk etmeyi bilmesi gerekir.

10 Mayıs 2026

“Günlerimiz kime ait?”

Paolo Sorrentino’nun yeni filmi La Grazia’nın kahramanı Mariano De Santis şöyle diyor filmin sonlarına doğru:

Kızım Dorotea, bir gün şu soruyu sordu bana: “Günlerimiz kime ait?” Cevap çok bariz. Bize ait. Ama çelişki bu ya, (bunu) anlamaya ömrümüz yetmiyor.

Enfes bir film La Grazia. Yaşlılık, yalnızlık, pişmanlık, ihanet, bağışlama, dostluk, ebeveynlik, yaşam, ölüm üzerine zarif bir görsel şiir.

Onur Çalı

Bir Cevap Yazın

Trending

e-babil dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin